“Çöle İhaneti Yakıştıran Güz Sendromu” (*)

 “Bir Şiirden” Turgut Uyar’ın 1958-1982 yılları arasında ilgilisi olduğu şairler hakkında yazdığı “eleştirel” yazılardan oluşan ve bu anlamda okunabilecek en kıymetli kitaplardan birisidir. Kitabın önsözünde “Şiir üstüne bütün çözümlemeler bütün kurallar hep ama hep ortalama şairler için. Zaten bir bakarsınız, şiir üstüne konuştuklarımızı, bütün sorunları, büyük, iyi şairlerin şiirleri değil mi getiren? (Doğruyu çağrıştıran kötü örnekler dışında)  

 

Herkes bu sorunları konuşadursun, o sıralarda, yeni bir büyük şair bütün bu boşuna çabalara, uzaktan gülümsemekte olacak mutlaka”

  

Demem o ki, biz de belki “beyhude” bir çaba içerisindeyiz. Ama varsın, şiir kadar, “şiire dair her şey”i de içeren o büyük okyanusa bizim cılız nehirlerimiz de karışsın.

  

Şiir okumanın bir öykü ya da roman okumaktan çok daha farklı olduğu aşikâr. Her şeyden önce roman ya da öykü sizi başladığınız noktadan kitabın sonuna kadar çekip götürmeye çalışırken, bir şiir kitabında, belki de bir şiiri okuyup, kitabı kapattığımız, kalkıp dolaştığımız, düşünme ihtiyacı duyduğumuz belki üç beş gün sonra kitabı yeniden elimize alıp devam ettiğimiz olur. Hatta devam etmek yerine, öykünün veya romanın izin vermediği “ortadan” ya da “sondan” başladığımız dahi olmuştur.

  

Emel’in şiirlerine “Ciddi Hayal” üzerinden baktığımda, şiirini yazdığı yerin dört duvarı olan sınırlı bir mekânda yazıldığı hissini taşıdım. Buna başka bir anlamda “içeriden” hatta “içerinin de içerisinden” yazılmış bir şiir diyebiliriz. Kendisinin dışında kalan dünyayı da, kendisi  “dışarı” çıkmak yerine “içeri” davet eden bu şiir dolayısıyla okurunu da aynı sınırlı zaman ve mekân da durmaya zorluyor.

  

“savaş kamarası odamda/yer yer yağmurlu/yer yer yeraltıyım”

  

Üstelik bu “yazma mekânı”nın büyük ve geniş pencereleri olan, gün ışığının dilediği özgürlükte girip çıkabildiği bir yer olmadığı da anlaşılıyor. Ayrıca, “içerinin içerisi” diyebileceğimiz şey bir yanıyla da “Evin içinde bir ev” yani aslında bir “oda” sadece. Neredeyse dört mevsimin burada geçmesi, ağaçların yapraklarını odaya dökmesi, yağmurun buraya yağması hep bunun göstergeleri. Ve yine bütünde hissedilen şey, oda’nın çoğu zaman sahibi tarafından durdurulmaya çalışılsa ya da makul bulunmasa da “başını alıp gitme isteği”…

  

Çünkü burada “ev” bir başka anlamıyla, “oda”yı kendi isteği dışında (ona sormaksızın) kendine bağlayan ve “ne yapacaksan burada yap” tabii ki özgürsün ama “bu sınırlar içerisinde” demektedir. Dolayısıyla bu şiirin üzerinde “ak bulutların” yerine “kara bulutların” dolaşması, şairin daha biz kitabın eşiğindeyken “nerede beyaz bir kedi görsem/siyaha boyamak geliyor içimden” dizeleriyle de örtüşür. Bu anlamda “tutarlı” bir şiirdir. Başından sonuna kadar duygusunu kaybetmez. İniş çıkışları olsa da, ara sıra “umuda pas verse de” kendisi de bilir ve altını çizer ki, bu şiir bir “kara şiir”dir. İlgi çekici olan, bu şiirlerin özellikle “kara şiir” olarak yazılmak istenmesinin aksine, aslında derinlerde yatan “kara çalınmış” bir yaşamın koyuluğunu seyreltmek, rengini açmak isteğinin de şiddetli bir akıntıyla sızıyor olması. Sızıyor çünkü penceresinden atlanamayan, kapısından çıkılamayan bu odadan (dünyadan) kaçış için tek umut noktası neredeyse “anahtar deliği” ya da şairin kendi deyişiyle “şişe ağzı” kadar dar bir çıkış noktası betimlenmesi.

  

Dolayısıyla, bu şiirler için “gerilimi yüksek şiirler” de diyebiliriz. Kaldı ki kitabın adı bile “ciddi hayal” konularak, kendi şaşkınlığına kendisinin bile şaşırdığı bir noktanın altını çizer. Hem hayal olacaktır. Ki “hayalci” deyimi çoğu zaman “düş mimarlığı” olarak algılanmaz. Hayal, olmayacak bir şeydir, gayri ciddidir, gerçeklerden kopuk yaşamanın, “aklı bir karış havadalık”ın belirtisidir. “Ciddi” dediğimiz şeyse, üstümüzü başımızı düzeltmemiz, aklımıza, kalbimize çeki düzen vermemizi ister bizden. Emel de ciddi bir hayalden söz ediyor. “Evet ciddiyim ve bir hayalim var. Hayal kurmak konusunda ciddiyim. Ciddi bir hayal kurmak konusunda ise daha da ciddiyim. “

  

Her şeyi söylemek isteyen bir şiire yaklaşır ama çoğu zaman aynı hızla geri çekilir. Yani bir hayali tam kuracakken bazen olmadık yerde ciddileşir. Çünkü ne kadar istese de bilinç akışı devam etmektedir. Her şeyden önce o daha “yirmili yaşlarda”dır. Haliyle “gel gitler”inin olması normaldir. Yani sürekli “okur”dan “onay alma” çabası da hissedilir bu şiirde.

  

Yaratıcılığın elinden çeşitli imkânların alınmasının ya da malzemenin azaltılmasının, yaratıcılığı azaltmak yerine, sınırlı malzemenin tam da tersine kişiyi daha çok zorlayarak, arttırması gibi o da “oda”nın içindeki bütün detayları bir olanak olarak görür.

  

Şiirlerin neredeyse tamamında imgeler karşıtlarıyla kurulmuş. Bu da imgelerin daha çarpıcı olmasına neden oluyor. Değil mi ki her şey karşıtıyla var ve anlamını böyle pekiştiriyor. Çoğu şiirin kendi müziği olmasına rağmen yer yer sözcüğün ilk çağrışımlarıyla kurulmuş dizeler, anlam taşısa da içinde olduğu şiirin bütününe uymayan bir yapaylık sergiliyor. “itirafını arayan çağ itirafçıdır”, “halkın içinden haklı geldim”, “intihar / iniltili har” gibi örneklerde bunu görebiliyoruz.

  

“zindanımı hatıranla yardım” gibi dizelerin ise, zindan gibi yapısal açıdan son derece korunaklı, demir parmaklıkları olan ve kapısı açılmadan çıkılamaz” bir yerin, “hatıra” gibi hiçbir somut gücü olmayan soyut bir kavramla “kırmak veya bozmak” değil, “yarmak” gibi içinde şiddeti ve öfkeyi, kararlılığı barındıran bir sözcükle kurulması hem “olmayacak” bir şeyi “oldurma” gücünün varlığını dile getiriyor hem de bu şiirin gücünü gösteriyor.

  

“o zaman başkaydı

 

şimdi de başka

 

bekleme yapılmayan bir duraktır aşk

 

türkçemde en güzel anlatım hatası

  

yine de uçurumlar

 

benden bakılınca derin”

 

gibi kendine has, yalın, yalın olduğu kadar da zengin çağrışımları olan şiirler de var.

  

“Rock Arajmanları” adı verilen ikinci bölüm ise “1.ölümün sonu”ndan başlıyor ve “9.ölümün sonu”nda bitiyor. Bir kısmına “düzyazı şiir”ler bir kısmına da ”lirik metinler” diyebiliriz. Aslında buraya kadar geldiğimiz noktada, hep sıkıştırılmış ve içine dünyanın “öte beri”si doldurulmuş hissiyle geliyoruz. Yani bir “baskı” unsurundan söz edebiliriz. Bu bölüm ise artık içine alacak yeri kalmamış bir kutunun isyanı gibi. Ne dökülecekse dökülsün hissiyle kapağını fırlatıp atan bir kutu gibi… Yarı bilinç yarı bilinçdışı, uykuyla uyanıklık arasında, kimi zaman sayıklamalar diyebileceğimiz ama mutlaka bir yerlere “farkındalık” işaretlerinin de konulduğu bölümlere ve böylelikle gittikçe sarpa saran, anlam’ın güçleştiği yer yer bütünüyle kaybolduğu, biçim itibariyle de düzleşen ve tepeleşen yerlere rastlıyoruz. Fakat bence şair yine büyük bir farkındalıkla bu yolu kendisine kendisi açıyor. Bu arajmanları dış bir bütünlük taşısalar da diğer şiirlerden ayırıyor ve muzipçe kendisine bir dil oyunları bahçesi yaratıyor. Hem rock’un, hem arajmanın, hem bilincin hem bilinç dışının belki de kendi dilini bulmak için önce yitirmesi gerektiğinin bahçesini kuruyor. Okuyucu olarak biz de bu bahçede geziyor, inişlerde iniyor, çıkışlarda çıkıyoruz. Bize bıraktığı boşluklarda ise “okur olarak” kendi oyunumuzu oynamaya devam ediyoruz.

  

Yine yaşama ve şiire dönersek… Yaşamı anlamlı kılan belki sonunda ölümün olması. Düşünsenize sonsuz bir yaşama sahip olsaydık bugün yaptığımız şeylerin ne kadarını yapardık? Önümüzde boylu boyunca uzanan bir şeyi her zaman yapabilme denizi bizi bugün olduğu gibi suyun içine iter miydi? Şüphesiz ölüm bir yanıyla yaşamı anlamlı kılıyor.

  

“evrim ve devrim kazası bol ülkemde/akan kanı Kevser/şiiri deli raporu diye bildim”

  

Devrim kazasının bir şekilde hepimiz mağdurlarıyız zaten. Kimimiz kıyısından kimimiz ta ortasından ama en çok kalbimizden, aklımızdan, sevdiklerimizden ve geleceğimizden yaralanmadık mı? Evrim kazası ise, daha da ilginç. Dünyaya gelişimiz, kimin annemiz ya da babamız olduğu bizim irademiz dışında. Üstelik çoğumuz belki de tesadüfen çağrıldık dünyaya… “akan kanı Kevser bildik” diyebilmek de baldan tatlı bilinen kevser’in nasıl farklı bir şeye dönüştürüldüğünün göstergesi.

  

Şiirin bir delilik raporu olarak algılanması ise hem başlangıcından beri şairlere atfedilen deliliğe bir gönderme hem de dilin sınırlarını son kerteye kadar zorlama konusunda delilik mührüyle çizilen bir özgürlük alanı. Çünkü ancak deliler özgürdür. Onlar ne deseler, ne yapsalar, mubahtır. Çünkü delidirler, bilmezler ne yaptıklarını. Tam bu noktada, şair yer yer “şiiri yazan” olarak dizelerde belirir ve okur’u alışık olmadığı bir hayret’e düşecekken “ama bir saniye şaşırma çünkü ben deliyim, bu yaptıklarım da delilik” der ve bizi tekrar kendisiyle birlikte “normalin sınırları”na çekmeye çalışır.

  

“farkında değilsiniz/ bu evden her gece iki yaprak düşüyor/ doğaçlama geçiyor hayat gitar tellerinden/ üşüyen yakasında varlığımızın/ anne dantel/ baba şiir/ bu evde her gece/ bir hayret iki tehir”

 

“o bana sesti/ben ona abla/farkında değilsiniz/ dövecek gözlerinizi bu düşkün iki yaprak”

 

“ben ona çiçektim/ o bana işaret”

 

“farkında değilsiniz/ bu kılıfa gitar lazım/ bu darlığa ağaç ve ip”

 

“kendimize benzedik ne yaşadıksa/ ne çıktıysa göçebe ağızlardan/ onu dilemiş sayıldık”

 

“(göçebe unutur ya kendi dilini…)”

  

Neredeyse yaşam sakinliğine asla aldanılmaması gereken bir deniz, şiir ise bu denizde tutunulacak bir sal gibidir. Şair, denizin her an öfkelenebileceğini bilir, onun bir yerden sonra değişmeyeceğinin farkındadır. Bu nedenle de istediği, o sal’ın değişip, dönüşerek, sağlamlaştırılarak, olasıysa bütünüyle yeniden yapılması ve belki de ciddi bir hayal kurarsak birlikte, sal’ın gemiye dönüşmesidir. Bu nedenle benzerlerinden bucak bucak kaçar.

  

“cam bana benziyordu kırdım/ çığlık her yandan duyulurmuş eskiden/doğumda usul kederde masal/inandırıcı değil hiçbir şey”

  

Evet artık çağ, ya sesimizin kısıldığı ya da kulaklarımızı tıkadığımız bir çağdır. Masallarla büyümüşüzdür ama yaşam artık inandırıcılığı kalmayan bir masala dönüştüğünde masal da masal olmaktan çıkmıştır. İster kendisinden alındığına/çalındığına, ister kaybettiğine inandığı varlığı, kendisi, dil ve kağıt’ın dünyasında çağrılandır artık. Ancak böylelikle yaşanabilir. Bu nedenle, tekrar edersek, bu kılıfa gitar lazım, derken hem normal düşünce akışını kırar hem de bir yanıyla bu bedene bir ruh, daha da genellersek bu dış’lara “iç” lazım algısını bize hissettirir.

  

“…varlığım geri dönsün için dilimden// soluğum kâğıdın göğsünde/ inip/ çıkarken”

  

Yaşamın bütün tariflerdeki sonsuzluk iddiasına karşılık, şair için ufku alın hizasından belki de alınyazısından hissedebileceği kadar sınırlanmıştır. Bu yazı beraberinde “kızıl yazgı”yı (ölümü) de getirir. Sadece eller bu işi görmeye kafidir.

  

“alnımızdan görünürdü ufku ömrün/ kuşların kızıl yazgısıydı o tenha elleriniz”

 

Bazen de kendisini yaşamın karşısında, gecenin içindeki bir mum gibi düşünür. Geceye karşılık mum nedir ki... “duvara telaş gerek ağaca mum”.. Duvarın telaşı, yıkılma korkusu/ isteği belki de.. Ağaca mum, ise.. bir mum’un olası mı bir ağacı tutuşturabilmesi... yine de mum bile olsa ışık, kendini ancak karşıtıyla yani geceyle/ karanlıkla var edebileceği için, “mum kavalyesini gece bulur” der... Başka bir yerinde şiirin, “kavalyesini gece arar mum”…

  

Bunları peş peşe belirtmemin nedeni çoğu başka şiirde yinelemeler tekrar gibi görünürken, Emel’in şiirlerinde bu tekrarlar özel bir vurguyla yapılıyor. Bir şiirin söylediğini, başka bir şiir başka bir imgeyle ya da anlamı çoğaltarak veriyor. Mum gibi, mesela anne de hem “Ciddi Hayal”de hem Emel’in daha sonra yazdığı ve henüz kitaplaşmamış şiirlerinde özel bir yer buluyor kendisine. Elbette sadece bu şiirlerde değil belki şiir tarihinin de en çok kullanılmış en çok meyledilmiş imgesidir anne. Çünkü var olan her insanla var oldurulduğu yer arasındaki en özel bağdır. İyilikte de kötülükte de, çocuklukta da yetişkinlikte de anne-çocuk ilişkisi hiç eksilmez ama büyür ama küçülür, bazen eskir, yırtılır ama eksilmez. Şiirlerin “anne”den vazgeçmesini beklemiyoruz elbette ama “anne”nin her bir şiirde bir kez daha nasıl bir imgeye yatak olduğunu/ olacağını merak ediyoruz.

  

“sarhoş melekler çıkmıştır ruhumuzdan/ anneler sandık olmuştur/ babalar yaşlı birer Yusuf/ çünkü bu yas bizi/ görülmemiş yerimizden yakalar”

 

“anne peşimden gel/ çocuklara yazılmış ilahilerde kendini unut”

 

“sıkılgan bir yatakta kurmuş/ annem benim hayalimi”

  

Bunlar da bazı dize örnekleri…

  

Tekrar edersek, “Ciddi Hayal”in çıkışından sonra (2000) aradan geçen zaman, aradan geçen hayat Emel’in şiirlerinde oynatması gereken taşlar vardı ise bu taşları oynatmış. Zaman zaman çekingen olan dil, artık ne diyeceğini, neden dediğini daha iyi biliyor. Her şeyden önce “oda”yı terk etmiş ve sokağa çıkmış. İçindeki “oda”yı ise özenle koruyor. Bunlar belki hala “kara şiirler”… Hala, “anne ben sende kötü bir başlangıçtım” ya da  “bir kere koptum annemden dünya bomboş” dizeleriyle başlayan şiirler yazıyor. Cinsiyetimizin aynı zamanda kimliğimizin, kişiliğimizin bir parçası olduğunu bir kez daha söylersek, artık yirmili yaşlardayım demiyor tabii… Bir kız çocuğunun, bir genç kızın, genç bir kadının, yarının bir anne adayının hayatla bütün çarpışmalarından şiire pay düşüyorsa bundan da çekinmiyor. Kendisiyle, yaşamla, şiirle kavgasını da birbirinden ayırmadan sürdürüyor. Öyle sanıyorum ki bu iç içelik, artık içine sindirdiği ve üstünde iğreti durmayan kendine has kederi ve karamsarlığı, dünyanın da onun bu halini yalanlamayacak kadar loş oluşu, onu şiir yazarken, şiir söylerken, şiir düşünürken ve bağ kurarken güçlü kılıyor.

  

Bu şiir akışı, Emel’in şiirlerini “yeniden okuma günleri”mde alabildiğince içine çekti beni ve geleceğe/ yazılacağa dair meraklandırdı.

  

“Şiirim: Tıpkı Ben! “ şiirinden aralıklı alıntılarla sözü yine şiire bırakalım. 

 

Ben hayata şiirle başladım. Babamın kâğıt ömrüne sözcük doğdum.

 

Ben kendime şiirle başladım. Büyüyen ben değil sözcükler.

 

Bana çocuk kalmayı şiir öğretti. Yaşamı gövdeme giydiremem.

 

Ben derdime şiirle başladım. Yazdıkça çarem delirdi.

 

Bana tersten bakmayı şiir öğretti. Gördüklerim gerçek.

 

Ben ölmeye şiirle başladım. Yazdıkça ruhum çürür.

 

  *Ciddi Hayal, Mayıs Yayınları, İzmir, Eylül 2000.

Back to top